Ramazan Bayramı Mesajım ve Bir küçük Hediye

Kıymetli kardeşlerim ve büyüklerim.

Gerek Ramazan ayını gerekse bayramı içimiz burkularak yaşamaktayız. Bu günlerde kuru kuruya bir bayram mesajı yazmak içimden gelmedi. Beni tanıyanlar mesaj göndermeyi pek seven birisi olmadığımı bilirler.

Kuru bir bayram mesajı yerine bugün hem kendime hem sizlere bir hediye vermek istiyorum. Çünkü sizleri önemsiyorum.

Ben; hem Kur’an’dan hem Allah Resulünden hem sahabelerden en güzel hediyelerden birisinin de nasihatleşmek olduğunu öğrendim.

Yakın ve uzak çevremden arkadaşlarım veyahut yolları benle kesişen insanlar bazen yaptıklarıma, söylediklerime veya yazdıklarıma anlam veremiyorlar, bazen bu iş kırıcı olma boyutlarına kadar gidiyor.

Ben etten ve kemikten bir insanım. Ben dijital bir yazı değilim. Ben duygusuz bir et parçası değilim. Severim, merhamet ederim, üzülürüm, kırılırım, incinirim, öfkelenirim. Ve son zamanlarda en çok yaşadığım da çırpınmak, koşturmak, endişe duymak ve anlaşılamamak, öyle ki zaman zaman yakınlarım tarafından bile.

Ancak en öfkeli göründüğüm zamanlarda bile içimde hüzün yaşamaktayım. Bugün sizlerle güzel bir şeyler paylaşmak istiyorum. Beraber aynı sofradan, aynı tabaktan yemeğimizi paylaşırcasına, ruhlarımızla Dünya sofrasına oturup Kur’an tabağından beslenelim istiyorum.

Her bakanda ve her bakışta tekrar tekrar aynı kelimelerden farklı dersler alınan Kur’an ve Sünnetten; kendime ve sizlere hediyeler vermek istiyorum. Bu hediye paketlerini beraber açalım istiyorum.

Bu hediyelerin bazıları şimdiye kadar yazdıklarım kadar melankolik veya mavi boncuklu olmayacak. Ancak 1 tanesi bile hayatımızı değiştirecekse bundan daha güzel hediye olabilir mi?

Bunu kardeşiniz Fatih Bahçeci’den samimi, iyi niyetli bir mesaj olarak kabul ediniz. Eğer adımın, yanınıza anılması dahi ağzınızın tadını kaçırıyorsa, o zaman bu paragraftan sonrakileri bir Müslüman olarak Allah ve Resulünden kabul ediniz. Ve her biri üzerine Allah’ın ve Resulünün diğer tüm sözlerinde olduğu gibi dikkatle ayrı ayrı tefekkür edelim.

Sevgi ve Hürmetlerimle

Fatih Bahçeci.

Öyleyse buyurun…

Bakara 131

Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. 

Hûd 6

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) dır. 

Asr Suresi

Asra yemin olsun! İnsanlar hüsrandadır. Şunlar hariç;

İman edenler

Ve salih amel işleyenler

Ve hakkı ve sabrı tavsiye edenler.

Âl-i İmrân 104

Sizden, hayra çağıran, iyiliği EMREDEN ve kötülüğü YASAKLAYAN bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

Âl-i İmrân 173

Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, “İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun” dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İsrâiloğulları’nın nasıl bozulmaya başladığını şöyle haber vermiştir:

İlk zamanlar, kötülük yapan birini görünce:

«Bak arkadaş! Allah’tan kork ve bu yaptığından vazgeç! Çünkü bunu yapmak sana helâl değil!» diye uyarırlardı.

Ertesi gün o adamı aynı vaziyette gördüklerinde onunla birlikte yiyip içmek ve yanında oturabilmek için bir daha îkaz etmezlerdi. İşte o zaman Allah Teâlâ onların kalplerini birbirine benzetti.

Sonra Rasûlullah (s.a.s.) şu âyeti okudu:

Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrâiloğulları Dâvud ve Meryemoğlu İsa’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve hak, adâlet sınırlarını aşmalarındandır. Onlar birbirlerini işledikleri kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi ve şimdi onlardan birçoğunun Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerle dost olduklarını görebilirsin. Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kadar kötüdür ki Allah onlara gazap etmiştir, onlar azapta ebedî kalacaklardır. Eğer onlar Allah’a ve kendilerine gönderilen peygambere ve ona indirilen her şeye gerçekten inansalardı bu; Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenleri dost edinmezlerdi. Ama onların çoğu İlâhî sınırları aşan kimselerdir. (5/Mâide, 78-81).

Bu âyeti okuduktan sonra Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:

Hayır! Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emreder kötülüklerden sakındırır, zâlimin elini tutup zulmünden el çektirir, hakka döndürüp hak üzerinde tutarsınız, ya da Allah kalplerinizi birbirine benzetir de İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder. (Ebû Dâvud, Melâhim 17) Tirmizî’nin rivâyeti ise şöyledir: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İsrâiloğulları günahlara daldıklarında âlimler onları sakındırdılarsa da onlar izledikleri günahlara devam ettiler.

Bakara 159

İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler (yerine başka şeyler anlatanlar) var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder.

Ahzab: 66-68

66. O gün, onların yüzleri ateşte evirilip çevirilirken; “Ah! Keşke biz, Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik.” diyecekler.

67. Ve diyecekler ki: “Ey Rabbimiz! Doğrusu biz, efendilerimize ve büyüklerimize (onların isteklerine, hevâlarına ve çağırdıklarına) uyduk, (onlar) da bizi (hak) yoldan saptırdı.”

68. “Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanete uğrat.”

Furkan: 27-28

27. O gün o zalim, ellerini ısırıp: “Keşke ben, peygamberle beraber kurtuluş yolunu tutsaydım.” diyecek.

28. “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim.”

İsra 16

Biz, bir memleketi (zulüm, isyan ve taşkınlıklarından dolayı) helak etmek istediğimiz zaman, onun refahtan şımarmış (kendini yeterli görüp Allah’a ihtiyaç duymayan) elebaşılarına (onların itaat etmesini -tebliğcilerle-) emrederiz, onlar da fâsıklığa saparlar/dinî kuralları çiğnerler. Artık o (ülke)nin üzerine azap sözü hak olur. Derken biz de onu yerle bir ederiz.

En’am 44

Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.

Maide 8

Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Maide 54

Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. 

Ankebut 2-3

İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir. 

Bakara 214

(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden öncekilerin, başlarına gelen (sıkıntı)lar, sizin de başınıza gelmeden (hemen) cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki hatta Peygamber ve onunla birlikte olan o mü’minler: “Allah’ın (vaadettiği) yardımı ne zaman?” diyecek (duruma gelmiş)lerdi. İyi bilin ki Allah’ın yardımı çok yakındır.

Tevhid ve Şirk Üzerine

“…Hüküm, yalnızca Allah’ındır…” (Yusuf, 12/40)

“…Dikkat edin! Yaratmak da, hükmetmek de ancak Allah’a aittir…”(Araf, 7/54)

“….Allah kendi hükmünde hiç kimseyi ortak yapmaz.” (Kehf, 18/26)

“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine din olarak belirleyen ortakları mı var… ?” (Şura, 42/21)

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar.Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler” (En’am, 6/116)

“Onlar hâla cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için, Allah’tan daha güzel kanun koyan kimdir?” (Maide, 5/50)

“…Sana ulaşan bu ilimden sonra onların arzularına uyarsan , Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara, 2/120)

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” 16 (Nisa, 4/58)

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini (reislerini) ve rahiplerini rabler (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”9 (Tevbe, 9/31)

“Kendi istek ve arzularını (nefsini) ilah edineni gördün mü?” (Furkan, 25/43)

“Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet etsinler.” (Araf, 7/194) 4)

“…..Hayır! “Biz atalarımızı belli bir inanç üzerinde bulduk ve ancak onların izinden giderek doğru yolu buluyoruz” derler” (Zuhruf, 43/23)

“Çünkü O Allah, kendisine ortak koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere yardımcı yoktur.” (Maide, 5/72)

“Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar..” (Nisa, 4/48)

Neden Allah Hükmetmeli?

“O, yarattığını hiç bilmez mi? … “ (Mülk, 67/14)

“…De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?…” (Bakara, 2/140)

“De ki: “Sizi gökten ve yerden rızıklandıran kimdir? Yahut kulaklara ve gözlere sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? İşleri düzene koyan kimdir? “Allah” diyecekler. De ki: “Öyleyse sakınmıyor musunuz?” (Yunus, 10/31)

“Dikkat edin! Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır…” (Nur, 24/64)

“ Allah, gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir. Sonra arşa egemenliğini kurdu. Güneş ve aya boyun eğdirdi. Onların her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Allah her işi düzenler ve ayetleri birer birer açıklamaktadır…” (Rad, 13/2)

“Allah hak ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp taptıkları hiç bir şeye hükmedemezler…” (Mü’min, 40/20)

“Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır…” (Zümer, 39/7)

“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, Gaybı Allahtan başkası bilemez.” (En’am, 6/59)

“İnsan başıboş bırakıldığını mı zannediyor?” (Kıyamet, 75/36)

Son Olarak

Ölüm haktır.

Öldüğümüzde– amelimiz dağlar kadar çok olsa dahi – bize sorsalar;

“Seni şimdi dünyaya geri göndersek ne yaparsın?”,

Neler demeyiz ki… Şöyle ibadet ederim, böyle zulme karşı koyarım, Allah’ın dünyasında O’nun kanunları/şeriatı hükmetsin diye mücadele veririm…

Ancak şimdi “Allah’a güven ve itaat et, sana şimdiye kadar görmediği ve hayal edemediğin ecirler var!” dendiğinde yüz ekşitiyoruz ya, o zaman. “Keşke dünyaya tekrar gönderilsem de Hayatımın her anını Allah’a adasam” diye iç geçiririz.

Ah be kardeşim! O ekşittiğin yüzün de hesabı var.

Allah bizi yoktan var etmiş, dünyada bildiğimiz bilmediğimiz rızıklarıyla donatmış, sonsuz yaratmış ki kudretini görelim diye.

Keşke dünyada korktuğum şeylerin ne kadar boş olduğunu bilseydim de ayağım taşa değmesin diye geride durduğum anları geri çevirebilseydim.

Şu an el üstünde tuttuğum önceliklerim, birinciler, ikinciler o zaman bana düşman, bana külfet, bana azab olur. Ve bir ihlaslı amel; kavrulmuş dudağın arzuladığı su misali tatlı ve kıymetli olur.

Fakat heyhat ki heyhat. Defterler kapanmış kalemler kurumuştur. Geriye yapmadıklarımın pişmanlıkları kalmıştır.

Şimdi hayattasın. Ne duruyorsun! Kulluğunu yapsana! Kınayıcının kınamasından çekinme! Alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim ol! Kainat çevrende amade, zalimler ise zelil olsun.

Hayırlı bayramlar.

JavaScript: Date.AddMonth

Date.prototype.AddMonth = function(val){
    val = parseInt(val);
    var m = this.getMonth();
    m += val;
    if (m > 11) {
        while (m > 11) {
            m -= 12;
            this.setYear(this.getFullYear() + 1);
        }
    } 
    if (m < 0) {
        while (m < 0) {
            m += 12;
            this.setYear(this.getFullYear() - 1);
        }
    } 
	this.setMonth(m);
}

Test


Add/Remove Months

C# IDisposable ne değildir

Bilindiği üzere .Net Garbage Collection özelliği kullanarak arka planda kullanılmayan öğeleri toplayıp yok eden bir özellik kullanmakta.
Birçok native programlama dilinde bu işi programcı kendisi yapmaktadır. Mesela delphi için object.Free() veya FreeAndNil(object) ya da object.Destroy() gibi metodlarla bellek geri kazanılmakta idi.

Peki o zaman IDisposable ne işe yarıyor. IDisposable obje; Garbage Collector tarafından toplanıncaya kadar bellekte dururken, programcıya bir ön temizlik imkanı sunar, ya da programcıya obje ölüm döşeğinde iken yakınlarıyla vedalaştırma şansı verir. Bu amcasoğlu Dbcontext olabilir, teyzesi TCPClient olabilir ya da kuzeni StreamWriter olabilir.

 

Peki IDisposable ne değildir?!

Kesinlikle FreeAndNil, Free, Destroy değildir. Yani obje hala oralarda bir yerlerdedir.

public class Dava : IDisposable {
	private string msg = "Allah'ın dünyasında O'nun dediği olmalı";
	public string Haykir()
	{
		return msg;
	}
	public void Dispose() {
		msg = "Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemese de Allah, nurunu tamamlayacaktır!";
	}
}
public class Tevhid {
	private static Dava dava = new Dava();
	public static Dava getInstance() {
		return dava;
	}
}
//using deyimini bilmeyen derhal bu makaleyi terk etsin!
using (var dava = Tevhid.getInstance()) {
	Console.WriteLine(dava.Haykir());
}
//Out: Allah'ın dünyasında O'nun dediği olmalı
Console.WriteLine(Tevhid.getInstance().Haykir());
//Out: Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemese de Allah, nurunu tamamlayacaktır!
 

Görüleceği üzere; eğer bu bir Delphi veya C++ objesi olsaydı ve Free metodu çağrılmış olsaydı

Console.WriteLine(Tevhid.getInstance().Haykir());

satırında zılgıtı yerdik. Oysa obje Dispose metodundaki son güncellemesi ile gayet güzel çalışmaktadır.

Gül Yaralar

Bize kem bir söz söylersin,
çocuk gibi mahsunlaşırız,
usul usul ağlarız tenhada.
Gözyaşlarımızı gizleriz,
inciten incinmesin diye.

Rahmana arz ederiz halimizi.
Kırmak istemeyiz kimseyi.
Affetmek için bahane ararız.
Affetmeye muhtacız çünkü biliriz.

Sonra ağızdan zorla alınmış,
önümüze atılmış da olsa,
isteksiz iki kelimeyi kefaret kılarız herşeye.

Çocuk misali şenlenir gülücükler dağıtırız.

Tekrar kırılacağımızı bilsek de….

Bir profesörün mezun edeceği öğrencilerine verdiği son ders

Bir profesörün mezun edeceği öğrencilerine verdiği son ders…

Bilgisayar Mühendisi Arkadaş,
İnşallah iyi bir donanımcı veya iyi bir programcı veya iyi bir networkçü veya iyi bir system administrator olacaksın..
Yanlız şu mühim meseleleri sakın aklından çıkarma: Bu kâinatın öyle bir
donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve içinde yer yüzünü create
etmiş, güneşi bir power source, ayı bir system clock yapmış. O power
source”dır ki kesintiye uğramaz ve o system clocktur ki şaşmaz ve
şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir.

Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya
üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüz binlerce
yıldan fazladır, error verdirmeden, crash ettirmeden çalıştırıyor. Eğer
onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce
kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu save
etmiş ve yine o küçücük hücrende execute ettiriyor. Madem ki DNA’nın bir
program olduğu apaçıktır, ve bir program programcısız olamaz demek ki
senin programcılığın o büyük zâtın programcılığına ancak bir ayna
hükmündedir.
Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu network”ün içinde hadsiz
protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki senin de diğer
insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli
donanımı yanına vermiştir, aynen öyle de gördürüyor, konuşturuyor ve
dinletiyor. Ve madem ki sen etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın
diye ışık, ses gibi türlü medyayı hazırlamış kullandırıyor, ve sen
bunları keşfeder, kullanır fakat bir yenisini ekleyemezsin, o halde
öyle büyük bir network uzmanı zât vardır ki senin her türlü ihtiyacını
bilir, ona göre teçhizatını verir. Senin networkçülüğün ancak onun,
sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir.
Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünya hayatı programı bir limited trial
version”dur, görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiç bir surette save
edemiyorsun. Öyle ise, bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç
mümkün müdür ki bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve
yaptığı programda about kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu
kâinatın en büyük donanımcısı, programcısı, networkçüsü ve system
administrator”u olan zâtın her yere işlediği about kesimlerini gör,
öğren, full versiyonunu kazanmak için çalış. Unutma ki hiç bir
hareketin atlanmadan çok dikkatli loglar tutuluyor. Bu loglar her şeye
gücü yeten
o system administrator tarafından kontrol edilecektir.
Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesadüfü, abesiyeti,
dalaleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma..

Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.

Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: “Nazif Bey mi?”dedi.

“Evet, Nazif Bey!” diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla “Nazif
Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu.” dedi.

Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
“Ya, öyle mi…?”
diyebildi sadece.

Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden
yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp “O’nun
adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?” diye sordu.

“Evet var, oğlu Selim Bey….”.

Titrek bir sesle “Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?” dedi.
Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,

“Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
” Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra “Kim diyelim efendim?” diye sordu.
“Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım.” cevabı üzerine sekreter
dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, “Selim
Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin.” dedi.

Beraber merdivenden
çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir
kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, ‘Buyurun!’ dedi.
O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
“Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir.” dedi.
“Bendeniz de Selim Cebeci… Lütfen buyurun, oturun.” dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
“Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl… Vaktiyle bana burs verip okumama
vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim.” dedi ve
dudakları titredi, gözleri doldu.
“Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam.”
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: “Fakat en
azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım.”
Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden
fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret
nidâsı gibi dizildi cümlelerine: “Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi,
Tosyalı Mehmet Baydemir mi?” Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline
bir anlam veremeyerek başıyla “Evet” dedi. Bunun üzerine Selim Beyin
gözleri sevinçle parladı.

“Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık.” dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve “Sizi karşıma Allah çıkardı.” dedi.

Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
“Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?” dedi.

Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak “Bizdeki emanetinizi vermek
için…” deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
“Emanet mi?” dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine
“Gelebilir misiniz?” deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın
gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey
girdi. Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir
şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.
O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine
Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç,
samimiyet ve güvene bırakmıştı.
Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç
yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif
Beyin duvardaki portresini göstererek, “Bu günlerimi şu büyük insana
borçluyum.” dedi. “Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni
hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her
yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. ‘Sana bunun için burs
vermedim.’ Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua
ediyorum.” dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.
Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer
tabloya kaydı.

Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir
görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli
baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:

“Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…”
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.

Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

“Bir müddet sabredeceğiz, sonra…”

İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu
iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca
sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her
seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü
cümlede:

“Bir müddet yürüyeceğiz, sonra…”

diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı
hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, “Selim Bey merakımı mazur görün.
Şu tabloya bir mânâ veremedim.” Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak

“Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız
vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye
hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık
annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin…

Şaşkınlık içinde, ‘Başka bir şey yok mu?’ diye sormuştum. Bu soru
karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam:
‘Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra…’ dedi ve durdu,

Güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,’Alışacağız.’dedi. Ve iştahla bir zeytin
alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de
elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: ‘Bu evde
hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.’ Diye haykırdı.Bunun üzerine
babam:
‘Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, ‘Bu ilk
günün, okula beraber gideceğiz.’ dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça
uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim
bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti.
Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde
gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey
söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla,
‘Yoruldum.’ dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde:
‘Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.’ dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde
çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına
girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: ‘Allah borcunu
ödeme niyetinde olanın kefilidir.’ Babamın dediği gibi oldu, zor da lsa
zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı
bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her
birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk
defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.

‘Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?’ dedi,
kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini
kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve
bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa
oturdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da
ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir
çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını
kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.

Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak
ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden
bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve ‘Bir zaman önce, büyük bir
borcun altına girmiştim.

Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi
kendime ‘bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın
hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana
haram olsun.’ demiştim. Bugün ise, Allah’ın yardımıyla, borcumu
bitirdim.

Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı.” dedi. Sonra gözyaşları içinde
ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski
çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak
sakladım. Bu çoraplar her gün bana: ‘Paralarını ödeyinceye kadar bütün
kazancım alacaklılarının hakkıdır.’ diyor”.

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini
kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran
baktı.

“Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh
bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde
çıldırırdım.” Selim Beye döndü ve “Siz ne yapardınız?” diye sordu.

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: “Bir müddet zeytin
yerdim, sonra…”dedi ve gülümsedi.

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı.
Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. ‘Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.’ dedi.
Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir
kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye
arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.

Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu… Tahsil
hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin
son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra
imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu
borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık
zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu
altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını
ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif Cebeci.

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor,
ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından
yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz
portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer
sevinçle bakıyor gibiydi